Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan şöyle diyor "2007 yılında en az üç çocuk diyerek hızla yaklaşan bir tehlikeye dikkat çekmiştim. Bu çağrımız ülkeye dair her konuya ideolojik gözlükle bakanların tepkisini çekmiş, bizi son derece seviyesiz ifadelerle eleştirmişlerdi. Hayat tarzına müdahale eden, inanç değerlerimizi hedef alan küstahlıklara kadar nice akıl ve ahlak dışı ithama, iftiraya, edepsizliğe maruz kaldım.... Sonuçta ne oldu? Aradan geçen sürede üç çocuk çağrılarımızın haklılığı ispat edilmiş oldu. Yıllarca şöyle bir propaganda yağmuruna tutulduk; bize nüfusla kalkınma arasında birbirine zıt bir ilişkinin olduğu söylendi. Yani nüfus ve doğurganlık arttıkça yoksulluğun artacağı, refahın azalacağı ifade edildi. Nüfus kontrol politikalarını bir tabu haline getirerek en küçük bir aykırı sese, fikre müsaade etmedi. Ayrıca aileyi değersizleştirirken çok çocuklu aileler taşralılıkla yobazlıkla cehaletle suçladı. ....Rakamlar hepimiz için tedirgin edici. Doğurganlık hızımız 2017'den itibaren nüfusun yenilenme seviye olan 2,1'in altına indi. 2024’te 1,48’e düşen oranın maalesef 2025 yılında daha da geriye gittiğini tahmin ediyoruz. Ülkemizde 2014’te yılda 1 milyon 351 bin bebek dünyaya gelirken 2023’te bu rakam 1 milyonun altına düştü. Oysa bizim kültürümüzde çocuk evin neşesi; bunun yanında kızdan torun bahçe gülü, oğuldan torun ise oğul balı olarak görülür".
Biz Cumhurbaşkanımızın bu görüşlerine noktasına, virgülüne kadar katılıyoruz. O halde çözüm ortada, kadınların en azından nüfusumuzun eksilmesini önleyecek sayıda çocuk yapması. Bunun olabilmesi için de kadının evde oturması ve çocuk yapıp onların yetişmesiyle ilgilenmesi gerekiyor. Ama biz Batının bizlere dayattığı çağdaş yaşam denilen felaket düzenine kendimizi kaptırmış gidiyoruz. Kadınlarımız evde oturup çocuklarıyla ilgilenmektense ev dışında işlerde çalışmayı daha uygun görüyorlar. Akşam eve yorgun argın gelen kadının değil çocuk yapıp onunla ilgilenmek kocasıyla yan yana gelip ilişki kurması bile zorlaşıyor.
Burada devlete önemli bir görev düşüyor, Aile Bakanlığı eliyle ailenin desteklenmesi, çok çocuklu ailelere mali imkanlar tanınması bunun önde gelen koşulu. Ama üzülerek görüyoruz ki Bakanlığımız ailelerin çocuk yapmasını destekleyecek yerde bunu engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Bir ara başımıza İstanbul Sözleşmesi diye bir ihanet belgesi sardılar. Cumhurbaşkanımız da belki bunu danışmanlarının önerisiyle üzerinde fazla tartışma yapmadan imzaladı. Uygulamada bir de gördük ki sözleşmenin içinde kamufle edilerek serpiştirilmiş bir kısım maddeler eşcinselliği, LGBT'yi destekliyor. Toplumumuzdan gelen eleştiriler sonunda çok şükür bu sözleşmeden çıkıp kurtulduk.
Şimdilerde ise kadını ev ortamından koparıp iş gücü piyasasına sokmak için ellerinden geleni yapıyorlar. İşte bir haber "2024-2028 Kadının Güçlenmesi Strateji Belgesi ve Eylem Planı’nın temel politika eksenlerinden biri olan "Ekonomi Politika Ekseni" kapsamında kadınların ekonomik güçlenmelerine katkı sunmak ve iş gücü piyasasına tam, eşit ve etkin katılımlarını sağlamak amacıyla İl Müdürlüğümüz Kadın Hizmetleri Birimi koordinasyonunda önemli bir eğitim programı düzenlendi. "
Bir başka haber "Türkiye'de çalışan annelere ve ihtiyaç sahibi ailelere yönelik çeşitli kurumlar aracılığıyla farklı kreş desteği modelleri sunulmaktadır."
Kadını önce sokağa salacaksın, git çalış, para kazan diyeceksin, sonra da çocuklarına bakması için kreş yardımı yapacaksın. Nereden bakarsan kendi kendisiyle çelişen bir durum var burada. Kadınların en az üç çocuk yapması için temel koşulu bu çocuklara rahat rahat bakabilme imkanı verilmesidir. Bunun da onları akşama kadar sokakta tutarak yormakla sağlanmayacağı kesindir. Aile Bakanlığı'nın yapması gereken kadınları iş piyasasına girmesi konusunda desteklemek yerine onlara evlerinde çocuklarıyla birlikte daha rahat, daha huzurlu bir ortam sağlamakta yardımcı olmaktır.
Yazımı daha önce de sözünü ettiğim yaşanmış bir olay ile bitireyim. Bundan yirmi otuz yıl önce bir vatandaşımızın o zaman yirmili yaşlarda olan kızı evde beslediği inek ve keçilere bakıyor, bunların sütünü mahalleliye dağıtarak ailesine katkıda bulunuyordu. Çok eleştiri geldi, inekler koku yapıyor dediler, çağdaş bir kentte inek olmaz dediler, herkesin elleri ojeli seninki kir pas içinde dediler. Sonunda kızcağız "ben hergün inek pisliği temizlemekten bıktım" diyerek hayvanlara bakmayı bıraktı. Gitti bir büyük otelde temizlikçi olarak çalışmaya başladı. Şimdi gün boyu turist odalarındaki tuvaletleri yıkayıp parlatıyor. Aldığı asgari ücretten kazandığı parayı ise tırnaklarına sürdüğü ojeye ve sair makyaj malzemesine harcıyor. Ailesine katkıda bulunacak bir para kalıyor mu bilmem.