Bir varmış bir yokmuş…
Uzak değil, tam da şehrin göbeğinde bir krallık varmış. Bu krallıkta bir zamanlar kalemiyle dağları titreten bir yazar yaşarmış. Halk, onun kelimeleriyle gerçeği görür, karanlık köşeler aydınlanırmış.
Ama bir gün…
Tahtın etrafında fısıldaşmalar başlamış. Parayı eline alan birkaç “yeni prens”, sarayın perdelerini kapatmış. “Fermanı biz yazarız, kalemi biz kırarız, hesabı biz keseriz” demişler kendi aralarında.
Tahta değil ama gölgelere oturmuşlar.
Sonra bir sabah, yazarın masasına sessizce bir mühür bırakılmış:
— “Artık susacaksın…” demiş mühür.
Ama unuttukları bir şey varmış: Kalem susmazdı. Kırılan kalem, bir gün daha keskin geri dönerdi.
Yeni prensler fermanlarını yazarken, halk sessizce izliyormuş. Derken bir gün…
Gökyüzünde bir rüzgâr esmiş. Kırılan kalemin sesi, fermanın üstüne kazınmış:
> “Gerçeği mühürleyemezsiniz…”
Ve prenslerin fermanı rüzgârla savrulmuş giderken, kalem yeniden yazmaya başlamış.
Masal bu ya…
Ferman onların olabilir… ama tarihi yazan kalem, her zaman gerçeğin yanında olurmuş.
