Bu başlığı görünce İngiltere kraliyet saray lokantasındaki garsonlardan söz edeceğimi sandınız ama yanıldınız. Bırakalım onlar istedikleri gibi giyinsinler. Biz sabah erken saatlerde son model araçlarla yola çıkıp şehire yayılan ve her biri bir hekim veya sağlık kuruluşuyla konuşup temsilcisi oldukları ilaç fabrikalarının ilacını satmaya çalışan yakışıklı genç erkek ve kadınlar bugünkü konumuz.
Her sanayinin olduğu gibi ilaç sanayinin de pazar sorunu vardır. İlaç sanayinin pazarı ise hekimlerdir. Hekimler ilacı yazar, hasta da alıp kullanır. İyi bir hekim ilacı hastasına vermeden önce iyice araştırır, sorup soruşturur, hastaya en yararlı olabilecek ilacı yazar. İşte burada sözünü ettiğimiz yakışıklı gençler devreye girer. Tanıtım amacıyla yanına gittikleri hekime firmalarının son çıkardığı ilacın yararlarını anlatırlar, anlatırlar. Bu tanıtımın ne kadarı gerçek, ne kadarı süslemedir bunu kimse bilemez. Aslında iyi bir hekim bu gençlerin söyledikleriyle yetinmeyip söz konusu ilaç hakkında medyada çıkan yayın ve eleştirileri de göz önüne alıp kararını o şekilde vermelidir.
Yakışıklı gençler hekimleri etkilemek için söz yerine ufak tefek hediyelerden de yararlanırlar. Cep takvimi, kalem, anahtarlık gibi söz konusu ilaç şirketinin logosunu taşıyan ufak tefek şeylerdir bunlar. Maddi değerleri büyük olmadığı için rüşvet sayılmaz. Esas sorun bundan sonra başlar. Bir firmanın ilacını çok çok yazan hekimler firma tarafından çeşitli, seyahatlerle ödüllendirilir. Bu işi açıkça söyleyemeyeceklerinden seyahatler seminer görüntüsü altında tertip edilir. Her ne hikmetse bu seyahatler bir zamanlar erkekler cenneti olarak tanınan Ukrayna'nın Lviv kentinde yapılıyordu. Ukrayna-Rusya savaşı nedeniyle ise Antalya gibi turistik yörelerimize kaydı. Bekliyoruz, bir seminer de Van, Erzurum gibi kentlerimizde yapın. Orada da kaliteli oteller ve toplantı salonları vardır mutlaka.
Eskiden olsa bu kadar kolay ilaç yazılmazdı. İlacın parasını hasta kendi cebinden ödediği için hekimler fazla ilaç yazamıyordu. Yazsalar bile hastanın bunları alacak parası olmadığından reçete tam olarak uygulanamıyordu. Şimdi parayı devlet ödüyor; adam birkaç tane hap yutuyor, iyileştim diye ilacı bırakıp çöpe atıyor. Devletin verdiği para da bizim cebimizden vergi olarak çıkıyor.
İlaç şirketlerinin bir başka oyunu da Sağlık Bakanlığı ile ilişkilerinde ortaya çıkıyor. Bilindiği gibi Bakanlık her ilacın parasını ödemez. İlaç önce bir kurul tarafından incelenir, yararlı görülürse ödeme listesine alınır. Özellikle kanser gibi henüz tam tedavisi bulunamamış hastalıklarda ise araştırmacılar sürekli ilaç geliştirirler. Bunlar belirli protokollere uyulduktan sonra piyasaya sürülür. Ancak çoğu kesin etkili değildir, vakaların ancak ufak bir yüzdesinde olumlu sonuç verirler. İşte bizim siyah takım elbiseli adamlar burada da ortaya çıkıyor. Bilmem bakanlık yetkilileriyle görüşmeye gittiklerinde nasıl giyiniyorlardır. Biraz daha bilimsel sözler kullanarak onları da etki altına almaya çalışıp ilaçları ödeme listesine yazdırma gayretine girerler. Bu arada bir taraftan tanıdık hekimlere özellikle söz konusu ilacı yazmalarını söylerler. Böylelikle ilaç konusunda bir kamu oyu oluşturup bakanlıktaki kurulu bu yoldan yönlendirirler.
Siyah takım elbiseli adamlar bugünlük bu kadar. Özel hastanelerde yapılan gereksiz tetkikler ve bunların nasıl ücretlendirilmesi gerektiğini bir başka yazımda anlatacağım. Bu arada bazen güzel şeyler de oluyor. geçtiğimiz gün telefonum acı acı çaldı. Açtım baktım, Sağlık Bakanlığından arıyoruz dediler. Önce korktum, ben kaç içki satıp kimseyi zehirlemedim, evimin bodrumunda gizlice virüs ürettiğim bir laboratuar da yok, acaba suçum ne? Bir bayan çıktı "Sizin filanca ilacınızın raporu 6 Mayısta doluyor, onu yenilemeniz için uyarmıştım". Demek ki istenince devlet çalışıyormuş. Sağlık bakanlığına teşekkür ederim.
