İşaretli yazıyı okutmak için tıklayın. Günaydınmilas.com GSpeech
MILAS
marketlerlogo2.png

twt-btn.pngfb-btn.png

videoana_246a7.png

giydirme1.gif

 

giydirmealt.gif

giydirmealt-2.gif

 
 
 
 
 
 

paylas2_0ca43.png
 
Duyarlılığını Göster Haberi Sen de Paylaş

Semazen.jpgBize yetişkinleri anlamaya başladığımız ilk andan itibaren öğretilmeye başlanır bu. İlk duyduğumuz, kavradığımız kelime HAYIR’dır. Hayır yapma, hayır elleme, hayır cıs, hayır öcü, hayır koşma düşersin, hayır konuşma, hayır gösterme, hayır ayıp vs. vs. Biz büyüdükçe, bilinçlendikçe artar da artar bu hayırların sayısı.

Semazen.jpg

Bir dünya varmış ve bu dünyanın her yerinde de kocaman dev aynalar. Aslında ayna da değil ama halkın ayna sandığı yansıtıcılarmış bunlar... Adına televizyon denilmiş, başta masumeneymiş fikir. İnsanlar uzaklara gidemiyorlar madem, bari uzakları onlara getirelim düşüncesiyle oluşmuş. İlk televizyon yayını Berlin Olimpiyatlarını yayınlamış mesela... Ama sonra bunun gücü kötü kişilerin eline geçmiş… Ve ne olduysa ondan sonra olmuş...

Daha doğar doğmaz bebecikler başlamışlar tv önüne konmaya... Eğitimlerinin bir parçası olmaya... Her evde hatta her odada olması zorunluymuş bu yansıtıcıların... Ve en önemli şart ise eve önce her kim gelirse gelsin hemen açmalıymış bu ekranları... Hele bir anlaşılsın açılmadığı daha o an, önce telefon edilip haber verilir eğer hala istedikleri yapılmamışsa o aile o gece hepten ortadan yok olurmuş. Bu ya bir yangın, ya bir patlama olurmuş genellikle ki insanlar, elleri önlerinde ne yapalım takdiri ilahi deyip otursunlar oturdukları yerde ve kendi işlerine baksınlar diye...

O ülkeye gelen yabancılar etrafın güzelliklerine bozulmamışlığına hayran hayran bakar ve meditasyon yaparken ora halkı evinde, iş yerinde, okulunda hatta ve hatta arabasında bile o aynalara bakar dururmuş...

Bir süre sonra hepsinin yüzünde aynı çizgiler oluşmaya, anlatılan olaylar karşısında aynı tepkiler verilmeye başlanmış...

Aklı başında, bu yansıtıcılardan fazla etkilenmeyenler ise ülkenin yöneticileriyle, o yansıtıcıların oynattığı görüntüleri yapanlarmış... Bir de zaten daha doğuştan beyinleri farklı çalıştığı için baksalar da etkilenmeyen küçücük bir azınlık varmış...

İlk başta böyle değilmiş tabi bu yansıtıcılar. Başlangıçta gün içinde belli saatlerde yayınlar yapılıyormuş ve önce ilgisiz kalan halk yavaş yavaş bağımlı olmaya başlamış... İlk başta izlediği görüntülerin büyüsüne kapılanlar bir daha da kopamamışlar... Artık ne olursa olsun izlemeye, bakmaya evet sadece bakmaya başlamışlar...

Elbette zamanla başka bir iş yapmak gelmez olmuş içlerinden... Sırf onlar yapmaları gerekenleri yapabilsinler, mesela ev hanımları yemek yapabilsin diye, yemek programları doldurmuşlar o saatlere... Ya da işte nasıl bir hayat yaşamalarını istiyorlarsa halkın, onu önlerine gümüş tepsilerde, havai fişekler eşliğinde ve bağıra çağıra sunmuşlar...

Zaten artık kuşaktan kuşağa geçen bu miras sayesinde çok da öyle bağırmalarına gerek yokmuş... Artık her gördüğünü uygulamaya çalışan, insani değerlerinden olabildiğince boşaltılmış, dünyada amaçları epey azalmış bir çoğunluk yaşamaya başlamış...

Yani anlayacağınız ortada katil, sapık, mafya olmanın normal karşılandığı bir düşünce sistemi olmuş...

Tıpkı oradaki görüntülerin aldatıcılığı gibi insanlar da aldatıcı olmuşlar... Görünüşleriyle, konuşmaları, konuşmalarıyla düşünüşleri paramparça olmuş...

Tanrı inançları öyle bir yağmalanmış ki mesela, programın birinde kimse yalan söylememelidir denirken bir diğerinde, kadın ailesi yıkılmasın diye kocasına yalan söyleyebilir denebiliyormuş...

Ya da cennete gitmek için neler yapmak gerektiği anlatılırken bir yandan da kimsenin gidip de dönmediği cennet ya da cehennem öyle sıradanlaşmış ki, kimin ne söylediği anlaşılmaz olmuş...

Bir yerde inancın şekilselliğiyle öyle bir oynanmış ki mesela, görüntü sadece bunun bir belirtisi olmuş, o görüntülerin altına ise kimse bakmaya cesaret edememiş...

Ya da aileler baştan yalanlar, sahtekârlıklar üzerine kurulmuş, sevgi olmadığı için de bir ebeveyn diğerini, hatta çocuklar ebeveynlerini öldürür hale gelmiş...

Bir erkek, yine bir kadın tarafından yetiştirilmiş olmasına rağmen hem her şeyi bilmek istiyor hem de istemediği şeyleri öğrendiği zaman adına masumane bir şekilde cinnet denilerek tüm ailesini öldürebiliyormuş... Ve zaman içinde sadece görüntü yetmeyince bu defa da ışık saçan silahlar üretmişler, adına akıllı telefon demişler ve yansıtıcılarda öyle çok reklam yapmışlar ki aynı salgın bu defa burada baş göstermiş... Yansıtıcıları arar olmuş azınlık insanlar… Artık kimse kimseyle konuşamıyormuş… Gittikçe artmış konuşma problemleri, kimse kimsenin yüzüne de bakmıyormuş artık.

Tüm dünyanın üzerine kapkara bulutlar çökmüş anlayacağınız. O yansıtıcılar karanlık bir dünyayı gün yüzüne çıkarıyormuş. Ve tüm insanlık derin korkunç bir uçuruma doğru sürükleniyormuş...

Semazen.jpgAylardır sabahları erkenden tüm camilerden yükselen değişik sesler ve tonlardan oluşan birbirinin içine girip çıkan ezan sesleriyle uyanıyorum. İnsanı duaya, inanmaya, umuda çağıran, içinde yaşama dair her şeyi bir kaç kelimeye sığdırmış anlamadığım ama anlamını bildiğim ses. Kaç yaşında olduğunu bilmediğim üç koca ağaç oluyor her sabah ilk selâmladığım ve onların dalları arasından şarkılarını dinlediğim ama görmediğim kuşlar… Ve bu sabahı da görmekten, küçük ölümden uyanabilmekten içim şükranla, huzurla dolu. Herkes uykuda henüz... Tek tük evlerin yanan loş ışıkları sokak lambalarından çıkan ışıklara karışıyor. Şehrin en erkenci insanlarıyla selamlaşıyoruz sessiz ama kocaman bir gülümseme ile..
Huzur hissediyorum. Şu Milas’ın en eski mahallelerinden birinde, eski atadan kalma evler arasında gün geçtikçe sayıları artan, hiçbir güzelliği olmayan derme çatma apartmanların arasında sıkışmış minik parka bakan sokağımı seyrederken. En çok sabahın bu saatlerini seviyorum.
Erkencilere sessiz bir merhaba gönderiyorum. Sonra çöpçüler her sabah aynı saatte sokağın köşesinden çıkıp geliyorlar. Tam balkonumun önündeki çöp konteynerlerini boşaltıyorlar acele acele. Gün az daha aydınlanmaya başlayınca bu defa öğrenciler, öğretmenler, memurlar çıkıveriyorlar tek tek sokağa.
Kimi hızlı hızlı yürüyor, kulağında müziği, kimi yavaş sabahın tadını çıkara çıkara.
Evleri seyrediyorum. İnsanlardan kalan evleri… Artık kimsesi olmayan, içlerindeki hayatın da o evde yaşayan son ihtiyarla bittiği evleri… Yıkılmaya yüz tutmuş, kedilere mesken olmuş evleri. Ve eski insanların yaşayışlarının mahremliğini düşünüyorum sonra. Aslında özel hayat denilen şeyi görüyorum. Dışarıdan hiçbir şey görülmeyen evleri… Kocaman demir kapıların arkasına sığdırılmış kocaman bahçeler, hayatlar… Her şeyin evde başlayıp evde bittiği zamanlar.
Ayıp, günah, saygı, büyüğün sözü üstüne söz söylenmeyen ama büyüklerin de adaletli olduğu evler...
Her şey gibi bunlar da geçmişin sisleri arasında kayboluyor. Yeni binalarda hiç de gizlenemeyen uluorta yaşanan hayatlar gözümüze gözümüze batıyor…
Bedenlerimiz de evlerimiz gibi şeffaf. Dışından bakılınca içi görülüyor. Tek bir hedefe odaklanmış, bedensel mutluluklara hapsedilmiş hayatlar… Neredeyse hiçbir gizemi, merak edilecek ilginç bir yanı kalmamış. Zihinselliğini yitirmiş. O kadar çok üzerinde oynanmış ve televizyon ve ondaki yüzlerce kanal sayesinde artık hiçbir merak edileni, saygı duyulanı kalmamış insan hayatları. Hepsi birbirinin aynı gibi görünen, milyar hayat…
Ve bir şey daha var ne yazık ki eskinin üzerine kocaman bir sünger çeken: Para. Ona duyulan hürmet, paranız yoksa sizin artık siz olmadığınız, düşüncelerinizin bir öneminin kalmadığı, siz kelimelerinin yerini senlerin aldığı, iyi niyet süsü verilmiş alttaki süper egonun tavan yaptığı süngerleşmiş insan beyinleri.
Ama o kadar da umutsuz değilim. En azından bu eski mahallede hala eski özündeki insanı yitirmemiş güzel, çok güzel insanlar da yaşıyorlar. Hayvanları seven, çöp tenekelerinin yanı başına evlerindeki yemekleri temiz gazeteler üzerine seren ve yoğurt kaplarındaki suları yaz kış tazeleyen insanlar. Hiçbir çıkarı olmadan sohbetinden mutlu olunacak, kapı önünde içilen bir bardak tazecik çayını size ikram etmeye hazır, çok çekmiş ama huzurla dolu güzel insanlar… Mesela Bilal amca var… Her bir taşında emeği geçen evini birlikte yaptığı ve 51 yıllık yani yarım asırlık bir birliktelikten sonra şimdi eşinin yokluğu ile hayatın acı yanını yalnızlığı yaşamış… Eşinin yokluğu her dem yüzünde, kalbinde… Gizli bir cennet olan evinde hala hayat arkadaşının ektiği çiçekleri sularken gözleri dolan ve ağlayan… Üst kata çıkmayan, evin kendine dar geldiğini söyleyen Bilal amca… Ya da tam çaprazımda her sabah selamlaştığım kanser tedavisi gören ama umudunu ve yaşama sevincini hiç kaybetmemiş Refiye teyze… Oturup dinleseniz hayat ona etmediğini bırakmamış ama o hayatla yine de barışık yine de şükür dolu aldığı her nefese… Velhasıl iyi insanlar sokağında geçmişin derinliği ile şimdinin özensizliği arasında bir yerdeyim ve bunu izlemek bir zaman iyi…
Ben şimdilik çiçekli balkonda oturan ve hayatı seyreden bir yabancı, yegâne...

Sonraki

Ekran Alıntısı.JPG


Ekran Alıntısı.JPG

radyo-1_2c406.jpgradyo-2_bc756.jpgradyo-3_4e6a6.jpg

 

MILAS

1-e1392026716167.png

2-e1392027888224.png

3-e1392027941568.png

haberihbargf.gif

reklamsabit-icasagi.gif

Nesli tükenmekte olan su samuru karayolunda ezildi
MHP Milas Teşkilatından Barış Pınarı’na destek
“Ahiliğin temel kuralı alın teriyle geçinmektir”
Bosna Hersek’te şampiyon olan sporcularından “Mehmetçiklere” selam
Ormancıların semineri başladı
Milas Erasmus Günleri programı düzenlendi
“Harekâtın en önünde yer almaya da hazırız”
Kaymakam Arslan, Kalem mahalle halkı ile bir araya geldi

* Tüm hakları saklıdır. Bu sitede yer alan yazı, haber, fotoğraf, video ve sair dokümanların, bireysel kullanım dışında izin alınmadan kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, kullanılması, yayımlanması ve dağıtılması kesinlikle yasaktır. Bu yasağa uymayanlar hakkında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca yasal işlem kullanılacaktır.

ihbarhatti_bddec.jpg

İşaretli yazıyı okutmak için tıklayın. Günaydınmilas.com GSpeech